Normal gericilik

author

UĞUR KUTAY

[email protected]

2021.10.04 09:32

İlk Don’t Breathe/Nefesini Tut filmi 2016’da yapılmıştı. Üç ufak suçlunun, soymak için girdikleri evde gözleri görmeyen eski bir askerle yaşadıkları dehşetli karşılaşmayı anlatan film, nefret sinemasının pek fazla gerici özelliğini taşıyordu -ilk önce ‘asi gençliğin’ cezalandırılması elde etmek üzere. Fakat gerçi, anlatının çatışma ekseni, kendini ve minik kardeşini cehennem gibi bir hayattan kurtarmak isteyen Rocky adlı genç kadının mücadelesi etrafında biçimleniyordu. Bu öyle bir mücadeleydi fakat, üç gencin görme engelli bir adamın tazminat parasına göz dikmesine dair ahlaki tartışmalar bile önemini yitiriyordu.

Kendi evinde kötü annesi ve yıkık dökük bir ekonomide hayatta kalmaya çalışan Rocky’nin girdiği evde çaba ettiği birey, Amerikan ordusunun Irak’ı işgali sırasında bir patlamada görme yetisini kaybetmiş bir ‘gazi’dir. Evine giren gençleri insafsızca öldüren, hastalıklı bir gaye uğruna insanların hayatını mahveden adamın askeri geçmişine yapılan şive boşuna yok tabii; bu sayede protagonist (başlıca kişilik) Rocky ile antagonist (fena kişilik) âmâ adamın mücadelesinin ideolojik temeli vurgulanmış oluyor: Çirkin bir düzende hayatta kalmaya çalışan genç kadına karşı, bu düzeni kuran ve sürdürenlerin temsilcisi.

Aradan beş sene geçti, filmin ikincisi yapıldı. Ama bu sefer her şey zıt yüz edilmiş durumda: İlk filmde kötü ve acımasız bir şahsiyet olan, evine giren üç genci öldürme konusunda bir lahza bile bocalama etmeyen asker eskisi, Don’t Breathe 2/Nefesini Tut 2’de hikâyenin iyi adamı olmuş…

Bu sefer eve “Biraz paramız olsa da bu rezil ortamdan kaçıp yeni bir hayata başlasak!” diyen gençler değil, adamın yıllar önce bir trafik kazasında ölen kızının yerine koyarak büyüttüğü Phoenix adlı çocuğu kötü niyetlerle kaçırmaya kalkışan kaba bir uyuşturucu çetesi giriyor. Yani birincil filmdeki kötü karakter bu sefer iyi oluyor. Lakin fiilen karakterin kişilik özelliklerinde hiçbir değişim yok; aynı vefat makinesiyle karşı karşıyayız.

Nefesini Tut 2’nin ilk filme tarafından ‘gericileştiği’ yer de burası işte: İlk filmde, ayrım edildikleri için kaçıp gitmek isteyen gençleri acımasız bir kuvvetle avlayan adam, bu filmde kahraman savaşçı babaya dönüştürülüyor. Her ikisini de aynı senarist-yönetmen ekibinin yaptığı film serisinde, beş yılda acayip bir ideolojik mutasyon yaşandığını görüyoruz: İlkinde ataerkil sisteme ve ABD’nin militarist yapılanmasına bariz bir eleştiri varken, bu filmde aynı eril zor olabildiğince meşrulaştırılıp yüceltiliyor.

Filmin ayrıca Oedipus-Elektra Kompleksi etrafında biçimlenen bir yanı da var. ‘Sürprizbozan’ (spoiler) vermeden anlatmaya çalışırsam: Annesinin ölümüne yol açan Phoenix (Anka) adlı kız çocuğu, kör adamdan (baba) devraldığı bir fallus ile ‘baba’yı da öldürür. bu vesileyle, babanın kör olması ve ‘baba’nın kör edilmesi, seyirciyi ilk elden Sofokles’in Kral Oedipus adlı tragedyasında anlatılan öyküyle buluşturur.

Peki, birbirinin devamı niteliğindeki bu iki filmin anlatı yapısı ideolojik açıdan niçin birbirine bu dek ters? Latin Amerika kökenli iki genç sinemacının sistem eleştirisinden sistem övgüsüne geçmesini ne sağlamış olabilir?

Filmler arasındaki beş yılda böylece fazla durum yaşandı. Sadece Trump’ın başkanlığı gibi akıldışı bir süreç bile pek fazla öykünün değişmesine yeter, fakat bu yönde yok! Hem, olayların anlatılar üstündeki sosyolojik etkisi genel olarak bu kadar kısa sürede netleşmez.

Ama Hollywood’dan laf ediyoruz, durumu anlatmak pek kuvvet olmayabilir. Belki de birincil Nefesini Tut bir sapmadır, filmi yapan ekip bir anlık “del Toro tutulması” (ilerici, anti-faşist, hatta bazen açık açık sol söylem üreten nefret edilen şey filmlerinin yönetmeni Guillermo del Toro) yaşamıştır belki. Yani şayet bu ikinci filmdir ‘adi’ olan; başından beri Amerikan militarizmine ve eril şiddete övgüler armoni, son zamanlarda da John Wick gibi ‘süper-dövüşken kahraman Amerikalı’ hikâyelerinden geçilmeyen Hollywood’un normali…

Yorum yapın

SMM Panel PDF Kitap indir